Bir Yerin Değil, Bir Yönün Olduğunu Hissetmek📌
Aidiyet
Girişimcilik yolculuğumda en çok zorlandığım kavramlardan biri aidiyet oldu. Çünkü girişimci olduğum ilk yıllarda aidiyet kelimesi bende hep “bir yere bağlanmak”, “kendini bir grubun üyesi hissetmek”, ya da “bir topluluğun içinde olmak” gibi anlamlar çağrıştırıyordu. Oysa bugün anlıyorum ki, girişimcilikte aidiyet bambaşka bir şeymiş. Bir yere değil, bir amaca ait olmak; bir topluluğa değil, kendi yolculuğuna ait hissetmekmiş.
Bir işletme kurmak, bir marka geliştirmek ya da bir fikir büyütmek… Bunların hepsi çok dışa dönük eylemler gibi görünür. Fakat benim tecrübemde her büyük adımın kökünde iki soru var:
- Ben kimim?
- Neye ait hissediyorum?
Neye ait hissettiğimi keşfetmek, yolculuğun çoğu zaman en kırılgan ama en dönüştürücü kısmı oldu. Çünkü aidiyet çoğu zaman başkalarının bizi tanımladığı yerlerde aradığımız bir şey: sektörlerde, etiketlerde, ünvanlarda… Oysa girişimci olunca çok hızlı fark ediyorsun ki bu etiketlerin hiçbiri seni taşımıyor; tam tersi, sen onları taşıyorsun. Bir noktadan sonra şu iç ses beliriyor, “Ben gerçekten nereye aitim?”
Girişimcilikte Aidiyet, 'Bulunan' Değil, 'İnşa Edilen' Bir Şey
Girişimci olarak aidiyet, bir topluluğa pasif şekilde dahil olmakla değil, kendi alanını aktif olarak oluşturmakla gelişiyor.
Benim aidiyetim:
- Kurduğum düşünme biçimine,
- Benim için anlamlı olan değerlere,
- Ürettiğim çözümlere,
- İnsana ve üretmeye yüklediğim anlama,
- Süreç içinde evrilen kimliğime
doğru dönüşmeye başladı. Fark ettim ki aidiyet, dışarıda “kabul görmek” değil; içeride “kendini kabul etmek”le başlıyor.
Girişimci olmak bazen rüzgârlı bir denizde tek başına ilerlemek gibi. Rüzgâr yön değiştiriyor, pazar değişiyor, sen değişiyorsun… Böyle zamanlarda insan bir yere tutunma ihtiyacı hissediyor.
Bense zamanla şunu öğrendim:
Pusulamı oluşturan şeyler ise çoğu zaman başarılar değil, kırılmalarım oldu. Kaybettiğim işler, dağılmış motivasyonlarım, tıkandığım süreçler… Hepsi beni “ben aslında kimim?” sorusuna daha çok yaklaştırdı. Ve öğrendim ki girişimcilikte aidiyet, kırılganlıkla barışan, kendine dürüst olabilen bir duruştan doğuyor.
Bugün girişimcilik çok fazla topluluk, etkinlik, network söylemi üzerinden konuşuluyor. Bunlar elbette değerli, hatta zaman zaman zorunlu. Ancak insan en çok kendini ait hissetmediği yerlerde yoruluyor.
Benim deneyimim şu oldu. Bir topluluğa aidiyet hissetmeden de çok güçlü bir yola ait olabiliyorsun. Çünkü yol seni sahipleniyor, sen o yolu yürüdükçe derinleşiyor ve aslında topluluklar da sen kendi yoluna sahip çıktıkça kendiliğinden oluşuyor.
Artık aidiyeti bir duygu değil, bir enerji olarak gördüğümü fark ediyorum. Bir şey yaparken içimde “evet, bu benim” diyen o küçük ama çok güçlü his…
Aidiyet benim için:
- İçimdeki sıklığı artıran işler yapmak,
- Kendimi sıkıştıran kalıpları bırakmak,
- Yaptığım şeyde kendimi tanımak,
- Kendimi gerçekleştirdiğim alanlarda kalmak
demek oldu.
Bir nevi “kök salma” hâli… Fakat bu kökler toprağa değil, insana ait. Kendi iç toprağına.
Uzun süre aidiyeti bir varış noktası sandım: bir ekibe katılınca, bir projeyi büyütünce, bir marka olunca… Oysa bugün anlıyorum ki aidiyet bir başlangıç noktasıymış. İçeride başlayan bir kıvılcım, dışarıya doğru büyüyen bir alan…
Girişimcilik yolculuğumda artık şuna inanıyorum:
İnsanın kendine ait hissettiği bir “neden”i varsa, en çetin yollar bile aidiyet duygusuyla yürünüyor.
Ve belki de girişimcilikte en güçlü motivasyon kaynağı tam olarak bu: Kendine ait bir yol çizdiğini bilmek. Varlık İnşa Etmenin Basamakları tuvalin olabilir. Neyi nasıl çizeceğin ise sana kalmış.
İnziva #1 -> şimdi izle
Umut Yeşilyayla